30 Kasım 2009 Pazartesi

"Hello Dolly! Well, hello Dolly!.."

Bugüne kadar sessiz sedasız takip ettiğim bloglardan öğrendiğim bir şey varsa; o da ilk yazının daima sıkıcı olduğudur. Sizi çok fazla sıkmadan, neyin nesi kimin fesi olduğumu, bu blogu açma nedenimi anlatmanın yolunu aradım; fakat bulamadım. Evet, itiraf ediyorum: Çok da aramadım. Bu yazıyı okumamanız beni kırmaz; ama olur da "Blog okumak zaman kaybıdır, ben bi facebook'uma bakayım, kim beni nereye "tag"lemiş, kimin "relationship status" ü değişmiş öğreneyim." derseniz beni çok kırarsınız.

Ah facebook görüyorsun değil mi her şeyi sana bağlıyorum!

Neyse efendim, dışarıdan sessiz sakin, kendi halinde bir insankişi olarak gözüken ben, bir önceki hayatımda Macbeth'in 3 cadısından biriydim. Dünya bu kadar kötü bir yer değilken, cadı olmak pek güzel ve havalıydı. Ancak, şu an görüyorum ki; elini kolunu sallayan cin oluyor, bunu bile beceremeyenler de cin olmadan adam çarpıyor. Hal böyle olunca; ben de çareyi insansı faaliyetler yapmakta buldum. Bu faaliyetler arasında, pek klasik olan kitap okumak ve müzik dinlemek geliyor elbette. Bunun dışında, adını söylemekten gurur duymadığım binlerce dizi izliyorum. Üşenmediğim zamanlarda yazı yazıyorum, viyolonsel çalayazıyorum. Ekşi sözlük okuyorum, yazarlığa kabul edilmek için çaresizce bekliyorum.

Aklınızda bulunsun, çok sık allusion yaparım. Tanıştığım her kitap karakterini cümle içinde kullanırım. Kitapla da yetinmem, blog adında olduğu gibi sıkıcı coğrafyaya renk getiren şipşirin terimleri de alakasızca her yere yazarım. Ah şu ilkokuldaki Türkçe ödevleri, hep siz alıştırdınız beni aşağıdaki kelimeleri cümle içinde kullanmaya.

not: Başlıkta geçen Dolly, 2003'te aramızdan ayrılan koyun Dolly değildir. Koyun Dolly aklıma gelince hep içim cız eder. Sonra da içimdeki cadı, memlekette koyun mu yok, üzülme der. Haksız da değil sanki...

Bu velvele bittiğinde,
Savaş kaybedilip kazanıldığında
görüşmek üzere.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder